Siyasetin en çok tekrar edilen cümlelerinden biridir: “Sessiz çoğunluk.”
Seçim dönemlerinde ortaya çıkar, miting meydanlarında dillendirilir, anket sonuçlarıyla beslenir ve genellikle kaybeden tarafın son sığınağı olur.
Ama şu soruyu sormadan geçemeyiz:
Gerçekten “sessiz” mi bu çoğunluk, yoksa biz mi duymayı bilmiyoruz?
Bugünün siyasetinde gürültü çok yüksek. Sosyal medya, televizyon tartışmaları, sert açıklamalar… Herkes konuşuyor gibi görünüyor. Ama konuşanların sayısı arttıkça, aslında temsil edilen kesimin daraldığını fark etmiyoruz. Çünkü ses yükseldikçe, içerik sadeleşiyor; sadeleştikçe de gerçeklikten uzaklaşıyor.
Sessiz çoğunluk dediğimiz kesim ise tam burada devreye giriyor.
Onlar tweet atmıyor, tartışma programlarına çıkmıyor, hatta çoğu zaman fikrini açıkça dile getirmiyor. Ama hayatın içindeler. Ekonomiyi en doğrudan hisseden, alınan kararların gerçek etkisini yaşayan ve sandıkta son sözü söyleyen kesim de yine onlar.
Peki neden sessizler?
Çünkü konuşmanın bir maliyeti var artık.
Yanlış anlaşılmak, etiketlenmek, dışlanmak… Bu riskler birçok insanı geri çekiyor. İnsanlar artık fikrini söylemek yerine gözlem yapmayı tercih ediyor. Bu da siyaset için tehlikeli bir alan yaratıyor: Görünmeyeni okuyamayan, sadece yüksek sesle konuşanlara göre strateji belirleyen bir siyaset.
Oysa seçimler gürültüyle değil, dengeyle kazanılır.
Bugün birçok siyasi aktör, sosyal medyadaki etkileşimi gerçek hayatın karşılığı zannediyor. Bir başlığın trend olması, o fikrin toplumda karşılık bulduğu anlamına gelmiyor. Aksine çoğu zaman, küçük ama organize grupların sesinin büyümesinden ibaret oluyor.
Sessiz çoğunluk ise bu oyunun dışında kalıyor.
Ama sadece görünürde.
Çünkü sandık geldiğinde, o sessizlik bozulur.
Ve o an, bütün analizler yeniden yazılır.
Siyasetin asıl sınavı da burada başlar:
Duyulmayanı duyabilmek.
Veriye bakmak yetmez, verinin arkasındaki duyguyu anlamak gerekir. Ekonomik tabloyu okumak yetmez, o tablonun mutfaktaki karşılığını görmek gerekir. İnsanlar ne söylüyor sorusu kadar, neyi söylemiyor sorusu da önemlidir.
Belki de artık “sessiz çoğunluk” kavramını yeniden tanımlamak gerekiyor.
Çünkü onlar sessiz değil.
Sadece bağırmıyorlar.
Ve belki de bu yüzden, en çok onlar belirleyici oluyor.